Pazar, Şubat 12, 2006
Yalnız
Tamam komik biliyorum, sürekli dizi izleyip bişeyler düşünüp onları yazıyorum. Napıyım evdeyim işte. Şimdi de six feet under denen diziyi izliyorum. Bu bölümün başında bir kadın eve geliyo, evi çok temiz, üstünü değiştiriyor ve mutfağa geçip kendine bişeyler hazırlıyo. Hazırladıklarını yerken bir şeyler boğazına kaçıyor ve ölüyor. Olaydan 1 hafta sonra buluyorlar kadını, sonra araştırılıyor ama kimse bulamıyorlar yakını filan. Yalnız ölmek istemiyorum, yani en azından öldükten 2-3 gün sonra birileri beni merak eder ve cesedimi tam çürümeden gömerler umarım :)
Cumartesi, Şubat 11, 2006
Yazmak istiyorum
Saatlerce yazmak istiyorum insanlar okusun ya da okumasın yazmak istiyorum. Televizyonu konu bulmak için izliyorum resmen ama beni yavaş yavaş çürütüyo. Aptal kutusu diye boşuna dememişler, aptal değilsen bile aptallaşıyorsun bir süre izledikten sonra. Gerçi ben biraz dozunu kaçırdım galiba bu aptal kutusu işini ve feci şekilde aptallaşmaktayım.
Bende bi gariplik var insanlarla diyaloğa giremiyorum. Çok fazla kendi içime kapanmaya başladım. Kimseye bişey anlatasım gelmiyor, kimseyle bişey konuşasım. Belki de anlatacak bişey yoktur bilemiyorum. Gerçi biraz olsun Zeynep gibi olmak isterdim çünkü hatun her küçük olaydan saatlerce anlatacak bişeyler bulabiliyo.
Ders notları belli oldu! 1,25 ortalamam var ve bu beni acayip kötü yaptı, evden çıkmak istemiyordum şimdi hiç istemiyorum, sadece hangi derse çalışmaya başlasam şimdiden diye düşünüyorum.
Aslı online ☺ onun sadece online olduğunu görmek rahatlatıyor beni. Sormak istiyorum napıyorsun, ne düşünüyorsun diye ama ne biliim çekiniyorum ona karşı garip bi his ona karşı hissettiklerim. Sanki zamanını bekliyormuşum gibi. Bilemiyorum anlam veremediğim bişiy. Evet onu hep sevdim, hep yanımda olsun istedim, ama hiç olamadı. Şimdi burada olsaydı ☺ ne güzel olurdu, sessiz sakin bir şekilde uyanırdık, hiç bir şey söylemeden, bir şeyler yerdik, belki oturup bir film koyardık... Bilmiyorum galiba Aslı ile yaşanan o sessizlik anı, inanılmaz huzur beni ona sürekli yönlendiren. Onun olmayacağını biliyorum ama galiba onun gibi bir karım olsun istiyorum.
Hayatımda artık abartı şeyler istemiyorum, sadece huzur ve mutluluk (az olsun öz olsun). Gerçi daha fazlasını hiç istemedim zaten ama bunu istemem bile bazen fazla geldi insanlara. Hani Anadolu Sigortanın bir reklamı vardı; adam ayanın karşısında, kendisine filan bakıyordu, yeni traş olmuş, karısı yanağından öpüp gülümsüyordu, adam “evdeki huzur zenginlik budur” diyordu sonunda. İşte benim istediğim sadece bu.
Gerçi galiba herşeyde olduğu gibi sadece istiyorum, yukarıda notlarımdan bahsedip sonra burada çok mu şey istiyorum diyorum ama duruma bakılırsa çok şey istiyorum. Bişeyler yapmam gerekirdi, ders almış olmam. Ders aldığımı düşünüyorum ama o kadar yavaş davranıyorum ki bişeyleri düzeltmekte; hani bebek adımları (hep amerikan filmlerinde dizilerinde duyuyorum bu lafı) benim ki biraz bebek adımından da öte sanki yeni doğmuş bir bebeğin adımları ya da kaplumbağa’nın bebeğinin adımları gibi. Eğer hayatımda birşeyler yolunda gitsin istiyorsam, huzur ve mutluluk istiyorsam ilk önce zemini benim hazırlamam lazım...
Şimdi Rome denen dizi var CNBC-e de, gerçi reklamlar girdi araya. Arçelik reklamını izledim de, o robot benim sinirime dokunuyo. Yani bi robot kendini ancak bu kadar beğenebilir, bu kadar megoloman olabilir. Yani var olsa gerçekten onun çenesini kırmak isterim. Bana cani diyorsanız kendinizi çok fazla reklamlara kaptırmışsınız demektir; o bir robot, robot, makine yani, içinde vidaları var, sinir sistemi yok, canı acımaz. Sinir sistemi yok ama benim sinir sistemimi alt üst ediyo...
Bende bi gariplik var insanlarla diyaloğa giremiyorum. Çok fazla kendi içime kapanmaya başladım. Kimseye bişey anlatasım gelmiyor, kimseyle bişey konuşasım. Belki de anlatacak bişey yoktur bilemiyorum. Gerçi biraz olsun Zeynep gibi olmak isterdim çünkü hatun her küçük olaydan saatlerce anlatacak bişeyler bulabiliyo.
Ders notları belli oldu! 1,25 ortalamam var ve bu beni acayip kötü yaptı, evden çıkmak istemiyordum şimdi hiç istemiyorum, sadece hangi derse çalışmaya başlasam şimdiden diye düşünüyorum.
Aslı online ☺ onun sadece online olduğunu görmek rahatlatıyor beni. Sormak istiyorum napıyorsun, ne düşünüyorsun diye ama ne biliim çekiniyorum ona karşı garip bi his ona karşı hissettiklerim. Sanki zamanını bekliyormuşum gibi. Bilemiyorum anlam veremediğim bişiy. Evet onu hep sevdim, hep yanımda olsun istedim, ama hiç olamadı. Şimdi burada olsaydı ☺ ne güzel olurdu, sessiz sakin bir şekilde uyanırdık, hiç bir şey söylemeden, bir şeyler yerdik, belki oturup bir film koyardık... Bilmiyorum galiba Aslı ile yaşanan o sessizlik anı, inanılmaz huzur beni ona sürekli yönlendiren. Onun olmayacağını biliyorum ama galiba onun gibi bir karım olsun istiyorum.
Hayatımda artık abartı şeyler istemiyorum, sadece huzur ve mutluluk (az olsun öz olsun). Gerçi daha fazlasını hiç istemedim zaten ama bunu istemem bile bazen fazla geldi insanlara. Hani Anadolu Sigortanın bir reklamı vardı; adam ayanın karşısında, kendisine filan bakıyordu, yeni traş olmuş, karısı yanağından öpüp gülümsüyordu, adam “evdeki huzur zenginlik budur” diyordu sonunda. İşte benim istediğim sadece bu.
Gerçi galiba herşeyde olduğu gibi sadece istiyorum, yukarıda notlarımdan bahsedip sonra burada çok mu şey istiyorum diyorum ama duruma bakılırsa çok şey istiyorum. Bişeyler yapmam gerekirdi, ders almış olmam. Ders aldığımı düşünüyorum ama o kadar yavaş davranıyorum ki bişeyleri düzeltmekte; hani bebek adımları (hep amerikan filmlerinde dizilerinde duyuyorum bu lafı) benim ki biraz bebek adımından da öte sanki yeni doğmuş bir bebeğin adımları ya da kaplumbağa’nın bebeğinin adımları gibi. Eğer hayatımda birşeyler yolunda gitsin istiyorsam, huzur ve mutluluk istiyorsam ilk önce zemini benim hazırlamam lazım...
Şimdi Rome denen dizi var CNBC-e de, gerçi reklamlar girdi araya. Arçelik reklamını izledim de, o robot benim sinirime dokunuyo. Yani bi robot kendini ancak bu kadar beğenebilir, bu kadar megoloman olabilir. Yani var olsa gerçekten onun çenesini kırmak isterim. Bana cani diyorsanız kendinizi çok fazla reklamlara kaptırmışsınız demektir; o bir robot, robot, makine yani, içinde vidaları var, sinir sistemi yok, canı acımaz. Sinir sistemi yok ama benim sinir sistemimi alt üst ediyo...
Banka reklamları
Ne diyeceğimi bilemiyorum ama özellikle şu Fortis ve Akbank reklamları canıma tak etti. Fortis artık işi yüzsüzlüğe vurmuş durumda. Yakında Fortis’ten önce Fortis’ten sonra diye reklam verecekler. Gerisini verecek kadar manyak olduklarını zannetmiyorum ama bi de Fortis’ten çok sonra diye bişeyi de açıklasalar yine de reklamdaki karakterler gülüyo olacak tahminen. Bebeğiniz altını doldururken sizde bizim kasayı doldurun, olmaz mı?... Neyse Fortis reklamı bi yere kadar ama Akbank reklamı tam bir facia... Adam 20dakikada kredi almanın meziyet olduğunu zanneden bi embesil, bi de bunu japon ile amerika’lıya satıyo güyya ama dikkat edin araba japon markası! zaten krediyi de dolaylı olarak Amerika’lı veriyo, benzini de o satacak. Esas önemlisi arabanın içindeyken Türk’ün bakışları, resmen psikopat, lamı cimi yok, o kadar. İstemesenizde 40 kere izleyeceksiniz, bari sizde küfredin ki rahatlayasınız. :)
Bu hayatta mutlu olmak için bi devlet işlerinden bi de, bankalardan uzak durmalı. Önemli olan cidden zengin olmak değil, onlardan uzak durarak yaşamaya devam edebilecek para sahibi olmak...
Bu hayatta mutlu olmak için bi devlet işlerinden bi de, bankalardan uzak durmalı. Önemli olan cidden zengin olmak değil, onlardan uzak durarak yaşamaya devam edebilecek para sahibi olmak...
bişeyler yaptım
Sınavlar bittiğinden beri evdeyim. Sürekli oturdum, televizyon izledim, film izledim, çıktım para harcadım ve yapmam gerekenlerin hiç birisini yapmadım, ne bulaşık yıkadım, ne ortalığı topladım, varsa yoksa tv, bilgisayar... Bugün bi değişiklik yapıyım dedim ve bişeyler yapıyım diye düşündüm. Kötü de olsa bir dvdlik yaptım kendime (sonunda) bi de laptopun bacağıma ve şeyime verdiği sıcaklıktan yanmamı engelleyecek bir laptop sehpası yaptım. Onları yapmadan önce de tabii ki masamı topladım, üst dolaptan herşeyin altında kalmış olan kesme tahtamı çıkardım. Evet yine de çok bişey yapmış sayılmam ama en azından bişeyler yaptım... Birazdan da dün başladığım Nazlı Eray’ın Aşkı Giyinen Adam adlı sıkıcı kitabını okumaya devam edicem.
Neyse şimdilik ii geceler herkese saat 3 oldu :)
Neyse şimdilik ii geceler herkese saat 3 oldu :)
Çarşamba, Şubat 08, 2006
Eskiden Kalanlar 2/2
istanbul'dayım tek başıma, saat 18:00 Karaköy civarlarında demli çayımı yudumluyorum, bir elimde de akşam simidi var. Yol boyunca bişey yemediğimden ve heyecandan elim titriyor simidi yerken. Yavaş yavaş çayımı, simidimi bitirip kalkıyprum yerimden ve Eminönü'ne doğru köprüden yürümeye başlıyorum. Daha zamanım var, bunu değerlendirmeliyim. Yaz bitmek üzere ama hava hala sıcak ve temiz, yavaş yavaş yürüyorum. Oradan bir vasıta arıyorum, uzun zamandır gelmediğim için nasıl gideceğimi bilmiyorum ve taksiye binip anı yaşamadan varmam gereken yere bir an önce gitmek istemiyorum, sakin sakin düşünmeye, anlatacaklarımı bir bir kafama yazmak istiyorum. Aklımdan sürekli geçen sadece iki kelime varken düşünmeye sakinleşmeye çalışıyorum. Birisinden istediğim yere nasıl keyifli bir şekilde gidebileceğimi öğreniyorum.
Yakınlardan bir tramvay jetonu alıp tranvay'a biniyorum. Garip ama tenha, galiba pazar olmasından kaynaklanıyor. Hemen bir yere oturuyorum. Uzun bir süre tenha kalmıyor ve bende kalabalığın içine karışabilmek kendi varlığımı unutabilmek için ayağa kalkıyorum. Dışarıyı izleyerek giderken farkediyorum ki inmem gereken durağa gelmişim...
Havalimanına geldiğimde hemen sefer sayılarına bakıyorum, gecikme var mı kontrol ediyorum ve oturacak bir yer buluyorum.
Uçak indi galiba. Ne kadar sürer gelmesi buraya? daha pasaport'tan geçecek. Ayağa kalkıyorum, gelen yolcu kısmına doğru iyice yaklaşıyorum "acaba Batur eniştemi mi arasaydım ve o mu karşılasaydı?... Saçmalama Özgür o senin abin değil!"
Otomatik kapı açılıyor kapanıyor, sürekli gözüm orada... "Galiba geldi"... Kalbim çıkacak gibi yerinden. "Evet, geldi!"
...Ve uzaktan zor da seçsem onun olduğunu biliyorum, eşyalardan etrafı kapanmış bir şekilde, onlarla cebelleşerek geliyor. Aşkı da yanında :) En çok zorluğu çıkartanda galiba o olmuş. Resmen terlemiş, oysa ki hiç terlemezdi. Galiba beni gördü, gülümsemekle gülümsememek arası bir bakış sonra cebelleşmeye devam... Keşke hemen yanına gidebilsem ve herşeyi elinden alabilsem...
Otomatik kapıdan geçer geçmez ellerinde herşeyi birden yere bırakıp bana doğru bir an duraklayıp bakıyor ve gülümsüyor, ben de aynı anda sadece ona bakıyor ve gülümsüyorum. Sadece iki adım atıp bana sarılıyor aramızda sadece camdan yapılmış bir korkuluk var. Doyasıya öpüyoruz birbirimizi ve bir anda arkasına dönüyor bavullarına bakıyor ve o anda bende onun ellerinden kurtulup korkuluğun arkasına doğru geçmek için sola yönleniyorum. O da benim yaklaştığım yöne doğru bavullarıyla harekete geçiyor, hemen yetişip sadece küçükleri onda bırakarak, aşkı dahil herşeyi yükleniyorum. Sadece on adım yürüdükten sonra herşeyi elimden bırakıp ona delilercesine sarılıp, onu delilercesine öpüyorum ve aklımda sürekli dolanan o iki kelimeyi defalarca ona sözlüyorum; "seni seviyorum"
Yeniden eşyaları yüklenip ilerlemeye başlıyorum o da yumuşak bir şekilde eşya yüklü olmasına rağmen elimi tutuyor. Bir saniyeliğine dönüp yüzüne bakıyorum ve bana aşk dolu bir şekilde gülümsüyor. İçimde mutluluk çığlık atıyor, kafamda sadece bu eşyaları nereye atsak diyorum...
Öğlen parkettiğim Mini'mizin yanına geliyoruz. Eşyaları bir şekilde zor da olsa sığdırıyorum ve arabaya oturuyoruz.
Gözlerimizi açtığımızda nereden geldiği, ne olduğu belli olmayan kumaş parçaları var camlara sıkıştırılmışve ikimizde çırılçıplağız, camlar buğulanmış... Sadece birbirimize bakıp gülümsüyoruz ve sakin bir şekilde oraya buraya sıkıştırdığımız kıyafetleri giyiyoruz, bulamadıklarımız ve cama yırtıp koyduklarımız yerine bavuldan yenilerini çıkartıp onları giyiyoruz. Artık yola çıkmaya hazırız. Çıkmadan önce bir zarf veriyorum sana ve sen gülümseyip açmadan önce çantana uzanıyorsun ve bana kırmızı bir zarf veriyorsun.
"Solistim benim! :)"
"Benim aşkım bir tasarımcı! :)"
Evimizdeyiz İzmir'de yakın bir süre içinde evimiz olmayacak yerdeyiz ve hatta yatağımızda ve koltuğumuzdayız.
-------------------
"Cuma oldu,artık evde yiyecek bişey kalmadı. Hadi üstümüze bişeyler giyelimde çıkıp bir kaç haftalık yiyecek alalım kendimize"
"olur aşkım"
Yakınlardan bir tramvay jetonu alıp tranvay'a biniyorum. Garip ama tenha, galiba pazar olmasından kaynaklanıyor. Hemen bir yere oturuyorum. Uzun bir süre tenha kalmıyor ve bende kalabalığın içine karışabilmek kendi varlığımı unutabilmek için ayağa kalkıyorum. Dışarıyı izleyerek giderken farkediyorum ki inmem gereken durağa gelmişim...
Havalimanına geldiğimde hemen sefer sayılarına bakıyorum, gecikme var mı kontrol ediyorum ve oturacak bir yer buluyorum.
Uçak indi galiba. Ne kadar sürer gelmesi buraya? daha pasaport'tan geçecek. Ayağa kalkıyorum, gelen yolcu kısmına doğru iyice yaklaşıyorum "acaba Batur eniştemi mi arasaydım ve o mu karşılasaydı?... Saçmalama Özgür o senin abin değil!"
Otomatik kapı açılıyor kapanıyor, sürekli gözüm orada... "Galiba geldi"... Kalbim çıkacak gibi yerinden. "Evet, geldi!"
...Ve uzaktan zor da seçsem onun olduğunu biliyorum, eşyalardan etrafı kapanmış bir şekilde, onlarla cebelleşerek geliyor. Aşkı da yanında :) En çok zorluğu çıkartanda galiba o olmuş. Resmen terlemiş, oysa ki hiç terlemezdi. Galiba beni gördü, gülümsemekle gülümsememek arası bir bakış sonra cebelleşmeye devam... Keşke hemen yanına gidebilsem ve herşeyi elinden alabilsem...
Otomatik kapıdan geçer geçmez ellerinde herşeyi birden yere bırakıp bana doğru bir an duraklayıp bakıyor ve gülümsüyor, ben de aynı anda sadece ona bakıyor ve gülümsüyorum. Sadece iki adım atıp bana sarılıyor aramızda sadece camdan yapılmış bir korkuluk var. Doyasıya öpüyoruz birbirimizi ve bir anda arkasına dönüyor bavullarına bakıyor ve o anda bende onun ellerinden kurtulup korkuluğun arkasına doğru geçmek için sola yönleniyorum. O da benim yaklaştığım yöne doğru bavullarıyla harekete geçiyor, hemen yetişip sadece küçükleri onda bırakarak, aşkı dahil herşeyi yükleniyorum. Sadece on adım yürüdükten sonra herşeyi elimden bırakıp ona delilercesine sarılıp, onu delilercesine öpüyorum ve aklımda sürekli dolanan o iki kelimeyi defalarca ona sözlüyorum; "seni seviyorum"
Yeniden eşyaları yüklenip ilerlemeye başlıyorum o da yumuşak bir şekilde eşya yüklü olmasına rağmen elimi tutuyor. Bir saniyeliğine dönüp yüzüne bakıyorum ve bana aşk dolu bir şekilde gülümsüyor. İçimde mutluluk çığlık atıyor, kafamda sadece bu eşyaları nereye atsak diyorum...
Öğlen parkettiğim Mini'mizin yanına geliyoruz. Eşyaları bir şekilde zor da olsa sığdırıyorum ve arabaya oturuyoruz.
Gözlerimizi açtığımızda nereden geldiği, ne olduğu belli olmayan kumaş parçaları var camlara sıkıştırılmışve ikimizde çırılçıplağız, camlar buğulanmış... Sadece birbirimize bakıp gülümsüyoruz ve sakin bir şekilde oraya buraya sıkıştırdığımız kıyafetleri giyiyoruz, bulamadıklarımız ve cama yırtıp koyduklarımız yerine bavuldan yenilerini çıkartıp onları giyiyoruz. Artık yola çıkmaya hazırız. Çıkmadan önce bir zarf veriyorum sana ve sen gülümseyip açmadan önce çantana uzanıyorsun ve bana kırmızı bir zarf veriyorsun.
"Solistim benim! :)"
"Benim aşkım bir tasarımcı! :)"
Evimizdeyiz İzmir'de yakın bir süre içinde evimiz olmayacak yerdeyiz ve hatta yatağımızda ve koltuğumuzdayız.
-------------------
"Cuma oldu,artık evde yiyecek bişey kalmadı. Hadi üstümüze bişeyler giyelimde çıkıp bir kaç haftalık yiyecek alalım kendimize"
"olur aşkım"
Eskiden kalanlar 1/2
Uyanıyorum, güneşli bir oda çift kişilik bir yatak, beyaz renkler hakim, baş ucumda bir lale, kalkıyorum banyoya yüzümü yıkamaya gidiyorum, sen banyo yapıyorsun; "günaydın aşkım!" diyip yüzümü yıkıyor, traşımı oluyorum, o sırada sen banyodan çıkıyorsun senin bornozunu verip dudağından ufacık bir öpücük konduruyorum.
Sen saçını kurutup giyinirken, ikimize bir kahvaltı hazırlıyorum, kapının önünden sütümüzü ekmeğimizi ve gazetemizi de alıyorum. Sen geliyorsun ve kahvaltımızı yapıyoruz. Mutfak kocaman bir mutfak ışıl ışıl, mutfak masası kocaman boydan boya bir camın önünde apaydınlık.
Kahvaltını yapıp yavaş yavaş hazırlanıyorsun, sana senin arabanın anahtarlarını, çantanı ve paltonu hazır tutuyorum. Çıkarken bir öpücük verip "seni seviyorum!" diyip çıkıyorsun; akşama konserin var.
Sen gittikten sonra ben de yıkanıp, çalışma odama gidiyorum, projemi devam ettiriyorum.
Saat 2:30da geliyorsun yorgun bir şekilde, ben hemen sana bir kahve hazırlıyorum, sen onu içerken hemen hazırlanıyorum, malum saçlarını yaptıracaksın ve arabayı parketmek ve bunun gibi şeylerle kaybedecek zamanın olmayacak, bende seninle geliyorum. Çıkıyoruz.
İşlerini halledip konseri vereceğin yere, oradan da kulise giriyoruz. Belki bu vereceğin 50. resital ama yine yüzünden o heyecan okunuyor. Belki de Almanya'da vereceğin son konser olması heyecanını arttırıyor. (Ertesi günlerde taşınma durumumuz var çünkü sen Fransa'dan çok iyi bir orkestra'dan teklif almışsın ve kabul etmişsin)
Konser sonunda, alışılmış bir durum değil ama, ayakta alkışlanıyorsun ve iki kez bis yapmak durumunda kalıyorsun, belki herkes senin gideceğinden dolayı seni iyice kafalarına kazımak istiyor, belki bu duyguyu uzun zaman yaşayamayacaklarından dolayı biraz daha seni dinlemek istiyor.
Kulise geri döndüğünde ben orada oluyorum. Gözlerin dolmuş ve yorulmuş gibisin, aklında soru işaretleri var (acaba paris semfoniden teklifi kabul etmem doğru bir şey miydi?, tam da alışmıştım buraya!)
... Ve çıkıyoruz oradan, eve gidip gece için hazırlanıyoruz, son konserinden sonra sen orkestra'dan ve dışarıdan arkadaşlarınla son bir kez eğlenmek istiyorsun...
Kıyafetlerimizi değiştiriyoruz, sevişiyoruz ve bir taksiye binip eğleneceğimiz yere gidiyoruz...
Geri döndüğümüzde ikimizde sarhoşuz ve yorgun, üstümüzde ki bütün kıyafetleri girişten itibaren yerlere atarak yatak odamıza ve yatağa doğru öpüşerek ilerliyoruz, yatağa vardığımızda çırılçıplağız artık. Yorgun olmamıza rağmen gözlerimizi kapattığımızda güneş doğmuş oluyor... ve ertesi gün akşam üstüne kadar uyuyoruz beraber...
Gün boyunca kendime sürekli söylüyorum "ben çok şanslı bir insanım"
Seni hayatım boyunca sevicem...
Sen saçını kurutup giyinirken, ikimize bir kahvaltı hazırlıyorum, kapının önünden sütümüzü ekmeğimizi ve gazetemizi de alıyorum. Sen geliyorsun ve kahvaltımızı yapıyoruz. Mutfak kocaman bir mutfak ışıl ışıl, mutfak masası kocaman boydan boya bir camın önünde apaydınlık.
Kahvaltını yapıp yavaş yavaş hazırlanıyorsun, sana senin arabanın anahtarlarını, çantanı ve paltonu hazır tutuyorum. Çıkarken bir öpücük verip "seni seviyorum!" diyip çıkıyorsun; akşama konserin var.
Sen gittikten sonra ben de yıkanıp, çalışma odama gidiyorum, projemi devam ettiriyorum.
Saat 2:30da geliyorsun yorgun bir şekilde, ben hemen sana bir kahve hazırlıyorum, sen onu içerken hemen hazırlanıyorum, malum saçlarını yaptıracaksın ve arabayı parketmek ve bunun gibi şeylerle kaybedecek zamanın olmayacak, bende seninle geliyorum. Çıkıyoruz.
İşlerini halledip konseri vereceğin yere, oradan da kulise giriyoruz. Belki bu vereceğin 50. resital ama yine yüzünden o heyecan okunuyor. Belki de Almanya'da vereceğin son konser olması heyecanını arttırıyor. (Ertesi günlerde taşınma durumumuz var çünkü sen Fransa'dan çok iyi bir orkestra'dan teklif almışsın ve kabul etmişsin)
Konser sonunda, alışılmış bir durum değil ama, ayakta alkışlanıyorsun ve iki kez bis yapmak durumunda kalıyorsun, belki herkes senin gideceğinden dolayı seni iyice kafalarına kazımak istiyor, belki bu duyguyu uzun zaman yaşayamayacaklarından dolayı biraz daha seni dinlemek istiyor.
Kulise geri döndüğünde ben orada oluyorum. Gözlerin dolmuş ve yorulmuş gibisin, aklında soru işaretleri var (acaba paris semfoniden teklifi kabul etmem doğru bir şey miydi?, tam da alışmıştım buraya!)
... Ve çıkıyoruz oradan, eve gidip gece için hazırlanıyoruz, son konserinden sonra sen orkestra'dan ve dışarıdan arkadaşlarınla son bir kez eğlenmek istiyorsun...
Kıyafetlerimizi değiştiriyoruz, sevişiyoruz ve bir taksiye binip eğleneceğimiz yere gidiyoruz...
Geri döndüğümüzde ikimizde sarhoşuz ve yorgun, üstümüzde ki bütün kıyafetleri girişten itibaren yerlere atarak yatak odamıza ve yatağa doğru öpüşerek ilerliyoruz, yatağa vardığımızda çırılçıplağız artık. Yorgun olmamıza rağmen gözlerimizi kapattığımızda güneş doğmuş oluyor... ve ertesi gün akşam üstüne kadar uyuyoruz beraber...
Gün boyunca kendime sürekli söylüyorum "ben çok şanslı bir insanım"
Seni hayatım boyunca sevicem...
Pazartesi, Şubat 06, 2006
evde yalnızım
MSN, Cep telefonu vesaire; bunların hepsi insanlara kolay ulaşmanın yolları. Okadar alışmışız ki insanlara kolay ulaşmaya, nasıl olsa ulaşırım zihniyetiyle, kimseyi aramıyoruz.
Her gün dışarıdan eve gelince girmeden önce posta kutusuna bakarım bişey gelmiş mi diye, garip gelecek belki ama artık fatura bile görsem seviniyorum. Sonra eve girer üstümü başımı değiştirir, tuvalete girer, elimi yüzümü yıkar, buzdolabından içecek birşey alıp açarım televizyonu. Sonra bilgisayarı açar mail gelmiş mi diye bakarım; son zamanlarda subscribed news bile gelmiyo. Telefonum ve messenger im kapalı huzurluyum çünkü birinin online olması ve “merhaba” dememesi veya “merhaba” lardan sonra uzun bir süre bişey yazmaması, onların online olduğunu görememekten çok daha kötü. Bundan sonra insanlara daha çok mail yazmayı istiyorum, yani biliyorum elden yazamıycağım için yani üşeneceğim için e-mail daha makul bir şey olacak. Sonra insanlar bu maili aldılar mı almadılar mı bilemiycem ama aldıklarında bi gün ona cevap yazacaklarını biliyorum ve insanın kendini çok daha iyi hissedeceğine eminim.
Başarmak da zor sonuçta herkes benim gibi alışmış messenger’a...
Her gün dışarıdan eve gelince girmeden önce posta kutusuna bakarım bişey gelmiş mi diye, garip gelecek belki ama artık fatura bile görsem seviniyorum. Sonra eve girer üstümü başımı değiştirir, tuvalete girer, elimi yüzümü yıkar, buzdolabından içecek birşey alıp açarım televizyonu. Sonra bilgisayarı açar mail gelmiş mi diye bakarım; son zamanlarda subscribed news bile gelmiyo. Telefonum ve messenger im kapalı huzurluyum çünkü birinin online olması ve “merhaba” dememesi veya “merhaba” lardan sonra uzun bir süre bişey yazmaması, onların online olduğunu görememekten çok daha kötü. Bundan sonra insanlara daha çok mail yazmayı istiyorum, yani biliyorum elden yazamıycağım için yani üşeneceğim için e-mail daha makul bir şey olacak. Sonra insanlar bu maili aldılar mı almadılar mı bilemiycem ama aldıklarında bi gün ona cevap yazacaklarını biliyorum ve insanın kendini çok daha iyi hissedeceğine eminim.
Başarmak da zor sonuçta herkes benim gibi alışmış messenger’a...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Gizli Özne
Sürekli dönüp dönüp onun yazdıklarını okuyorum. Facebook'ta onun resimlerine bakıp duruyorum, beraber yazışmalarımızı yeniden yeniden...
-
Nedense canım sıkıldıkça yazıyorum ve sonuçta sizin de canınızı sıkacak bir şeyler yazmış oluyorum. Biraz kitap okuyayım dedim, kita...
-
Photographs by Bora & Özgür Ulutaş, but registered by Bora Ulutaş. Don't use... :)
-
Evleniyor, mail atmış, yaşadığımız günlerin ardından onunla ne büyük bir aşk yaşadığını anlatmış. Gerçekten evleniyor ve buna istekl...