Çarşamba, Mayıs 31, 2006

Evleniyor

        Evleniyor, mail atmış, yaşadığımız günlerin ardından onunla ne büyük bir aşk yaşadığını anlatmış. Gerçekten evleniyor ve buna istekli. Kalbim gümbür gümbür, cevap mail atmak istiyorum ama elim yazmak istiyor sanki ama beynimde hiç birşey yok, defalarca deniyorum bişeyleri, güzel olmadığından göndermiyorum, yazamıyorum bir türlü, parmaklarım birbirine karışıyor. Hemen yazmak istiyorum, biran önce sanki şimdi “ evet” diyecekmiş gibi ve ben bağırmak istiyorum “HAYIIIIIIR” diye. Mail yazmak istiyorum ama beceremiyorum resmen sanki yeni doğmuş gibiyim, sadece tuşlara anlamsızca basıyorum, bir kelime bile oluşturamıyorum, ne yazacağımı bilmediğimden, nasıl vazgeçireceğimibilemediğimden, sadece 100binlerce kez “Mezun olmamı bekle, lütfen!” yazmak istiyorum alt alta, ama yüzbinlerce kez, oysa ki daha “send to:“ yazamamışım. Nerde bu send to bölmesi, neden ben yazmak zorundayım ”Send to“ diye...

        Ve uyanıyorum, gerçek olma ihtimailni düşünüyorum, aklımdan kelimeler geçiyor, sadece kalkıp yazmak istiyorum bu kabusumu.... ”lütfen yapma böyle birşey, mezun olmamı bekle, lütfen, yalvarırım!“

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Some Photos from Croatia
























Photographs by Bora & Özgür Ulutaş, but registered by Bora Ulutaş. Don't use... :)

Pazar, Mayıs 28, 2006

Neden?

Bach suite 5

        Hayatta herşeyin bir nedeni vardır. Bu neden insanı tatmin eder veya etmez ama bir neden hep vardır. Ölümlerin, ayrılıkların, mutlulukların ve hatta tesadüflerin. Ama hayat sorgulamaya gelmez, sadece bir nedeni olduğunu bilmelisin herşeyin, onun ne olduğunu keşfetmek gereksiz ve anlamsızdır. Bir şeyin nedenini keşfetmek hayatın onun üzerine kurulması demektir ve bazen ölene kadar onun tatmin edici nedenini bulamayabilirsin çünkü bazen neden ler insanları tatmin etmez. Hayat araştırmakla vs geçer durur, hiç bir anı tam olarak yaşayamazsın, bazı şeyleri o yüzden olduğu gibi kabul etmen gerekir.

        Şu anda otobüsteyim, İzmir’e geri dönüyorum, Boss şirketinin otobüsşerinden birinde, feribottayız. En son bu sıralarda, buradan uzak görünse de tam kalbimin ortasında kötü olaylar yaşamıştım. Şimdi bunun anının da üstesinden gelme vakti ama ben hiç üstesinden gelebilecek bir durumda değilim.

        Gerçi bir yol keşfettim galiba herşeyin üstünden gelmemi sağlayacak, kendim olmak ve hayattan korkmamak. Arka sıraların birinde benden biraz küçük bir kız oturuyor. Geldiği andan itibaren gidip konuşasım var ama yanlış anlaşılsın da istemiyorum. Artık çok fazla diyalog ihtiyacım var yani o kadar yalnızlıktan sonra... Şimdi her gördüğüm insanla muhabbet etmek istiyorum. Aslında her gördüğümle değil sadece 1-2sn içinde sınıflandırdığım insanlarla. Gidip konuşamadım ve tahminen gidip konuşmayacağım ama yine de bunu istediğimin bilincinde olmak güzel bir duygu yani konuşmaya ihtiyacım olduğunu düşünmek ve konuştuğum zaman anlatacağım şeylerin olduğunu bilmek güzel bir düşünce. İnsanı dolu hissettiren bir düşünce.

        İzmir’e geri dönüyorum, sorumluluklarım ve derslerim var orada ama keyfim yerinde çünkü orada az da olsa dolu, işe yarar hissediyorum zaten bu değil miydi istediğim ama şikayetçi olduğum bu istediğimin gerçekleştiğini onun görememesi veya bunu yani bu mutluluğumu yaşayamaması.

        Uçakta bir hostes vardı adı Tuğba! Annesiyle gezmekteydi yani o anda hostes değildi, izindeydi. Belki yazmışımdır daha önce Hırvatistan havalimanında indiğimizde tanıştığımız anne kız. Biraz edepsizlikleri var veya öyle demiyim de biraz rahat oldukları doğru ama yine de muhabbet etmek istedim bizimkiler ne kadar rahatsız olsa da. Hatta İzmir’e geliyormuş ara sıra o zaman gelsin arasın dolaştırıyım istedim onu, ama ne biliyim bizimkiler sevmeyince ve onların önünde numaramı filan verirsem bizimkilerin diline düşerim diye düşündüm ve numaramı vermedim belki de ne olursa olsun vermeliydim. Yani ne kadar rahat bir hatun olsa da farklı hayatlara sahip farklı insanlar tanımak istiyorum, insan tanıdıkça hayat güzelleşiyor.

        Normalde insanların söyledikleri gibi insan önemsemediği insanın ismini unutuyormuş, yani sonuçta artık isim hafızam iyileşmeye başladı çünkü insanları önemsemeye başladım diye düşünüyorum. Gerçi emin değilim bu düşünceden çünkü belki de isimleri hatırlayamadığımı bildiğimden, hatırlamak için çok kasmışımdır ve o yüzden hatırlıyorumdur isimleri yeni tanıştığım insanların.

Brooklyn Funk Essentials - Bye bye

        Her ne kadar Hırvatistan’da pek bişey görmemiş olsamda veya sıkılmış olsam da, onun yokluğunu fazlasıyla hissetmiş olsamda, kendimi yolculuklara başlamış hissediyorum. İzmir’de yapacaklarım var, sanki o yüzden gidiyorum, gerçi sankisi biraz fazla. Gidicem bu sene okul olayını kapatıcam ve ardından başlayacak yolculuk. Ne kadar uçaktan korksamda, dayanıcam ve Meksika yolculuğumu tamamlıycam ardından uçmadan, rayların üzerinde bir ay boyunca dolaşıcam. Okulun bitmesine az kaldı. İtalya’ya cidden hala çok gitmek istiyorum ve gerçekten tek nedeni dil! Yani İtalyanca öğrenmek istiyorum ve yabancı bir ülke de kendimi yabancı hissetmemek ama yabancı ülkede olduğumu bilmek istiyorum. Yalnız dolaşmak daha keyifli olacak kesinlikle. Hırvatistan gezisinde çok eğlenemememin nedeni tahminen orayı keşfetme şansımın olmamasıydı. Yani her şekilde ertesi gün nereye gideceğimiz gösteriliyordu ve işin açıkçası biraz özenti bir kentti, yani daha gelişimini tamamlamamış.

        Hakikaten iyiyim, keyfim yerinde vs. Kendimi bulmaya başladım galiba biraz geç olsada. Doğru bölümdeyim onu da her gün yeniden farkediyorum. Belki çoook iyi bir tasarımcı olmayacağım ama hep “Tasarımcı” olmak beni gülümsetecek. Orada da insanlar sorduğunda ne ile uğraşıyorsun diye, “industrial design stundent” demek hoşuma gitti, hem de çok, ne zaman sorulsa hoşuma gidiyor zaten.

Dandy Warhols - We used to be friends

        Son zamanlarda pek bi pişmanlık duyacağım şeyler yapmıyorum. Belki de eskiden yaptığım şeylerin pişmanlığı arasında şimdikiler farkedilmiyordur ama her ne olursa olsun sanki çok sağlam adımlarla gidiyormuşum gibi geliyor. Çoğu insanın dediği gibi “ölmediysen, hiç bir şey için geç değildir.”.... Sabretmeyi öğreniyorum galiba. İstediğim şeyin ya da hayal ettiğim şeyin bir gün gerçekleşeceğini biliyorum ve sadece onun için hazırlıklarımı yapıyorum. Bazen kaybediyorum buna inancımı saçma düşünceler içine giriyorum ama genelde artık biliyorum.

Andru Donalds - Mishale

        Enteresan bişey söliyim, isterseniz deli diyin bana... Artık etrafımda ki insanları çok az takıyorum. Yani bunu söyleyen ve yapan insanlar gibi saygısızca değil, sadece utanmamaya, çekinmemeye başladım galiba. Yolda kulaklığımı takmış bir şeyler dinlerken farkettim ki kafam müzikle beraber oynuyor ve hatta ellerim ve kollarımla kafamla dans ediyorum. Benim yaşlarımda tipler de var oysaki, yanyana oturan arkadaşların ne söylediğini de biliyorum yaklaşık olarak ama takmıyorum, silik bir tip olmaktan çok sıkıldım belki de, gerçi bu bişeyi değiştirmiyor onu da biliyorum ama keyifli bir şekilde kendim istediğim gibi davranıyorum kimsenin ne konuştuğu ve ne düşündüğü umrumda değil, sadece insanları rahatsız ediyor muyum etmiyor muyum o önemli artık. Dans ettiğimi farkettiğimde sadece yeni figürler ekliyorum dansıma... eskiden Laptop’u açmak yolda görgüsüzlük gibi gelirdi, şimdiyse sokağı ortasında yürürken bile açıp bir elimde tepsi gibi tutup bir elimle kullanarak devam ediyorum yoluma. Tabii ki sadece gösteriş olsun diye yapmıyorum, gerektiği zaman sadece... Değişiyorum hem de çok feci değişiyorum. Hadi hayırlısı

Mor ve Ötesi - Cambaz

        Konuşmak ve yazmak, yani insanlara kendini anlatmak ve insanları anlamaya çalışarak (kafa aldığınca) dinlemek. Eskiden, Eskişehir’de okulun son senelerinde kendime “galiba yaşlandım, insanlar bana bişey anlatırken, aklım gidiyor, karşımdakini adam akıllı dinleyemiyorum” diyordum ve bunu yaşa bağlıyordum, hatta kendim için üsülüyordum, daha bu yaştan bunadım diye ama olay dinlememekten kaynaklanıyormuş, yani alışkanlığını yitirmekten dolayı insanları algılayamıyormuşum, bi de sürekli suskun olduğumdan söylemek istediğim şeylerin birikmesi, karşı da ki bişey söylerken o birikimlerin ön plana çıkmaya çalışmasından. Artık defalarca anlatıyorum kafamda biriken o gerekli gereksiz şeyleri, gerek buraya gerekse arkadaşlarıma, beni dinleyen herkese. Eskiden gizemli olmak hoşuma gidiyormuş, şimdi herşeyi anlatmama rağmen daha gizemli olduğumu farkettim çünkü sadece olayları saklıyorum kendime düşüncelerimi değil. Bu arada yanlış anlamayım gizemli olmak gibi bir derdim yok sadece olup olmadığımı düşündüğüm zaman bu cevaplar karşıma çıkıyor.

Mor ve Ötesi - Bir derdim var

        Mor ve ötesi dinlediğimde aklıma hep ilk önce Gizem geliyor ve sonra da inşaata giderken ki hallerim, koyardım kaseti Doblonun o boktan müzik sistemine, kağıttan hoparlörlerin hışırtısıyla çıkmayan sesiyle dinlemeye çalışarak Gölköy’e giderdim ve bunu bir çok ay boyunca hergün 6-7 kere yapardım, sürekli git gel halindeydim...

        Yapmak istediğim çok fazla şey var. Mesela adam akıllı bir SLR alıp, adam akıllı fotoğraflar çekmeyi istiyorum. Hırvatistan’dayken Bora’nın makinesiyle bir kaç poz çekme fırsatım oldu, pek başarılı olduğumu söyleyemem ama bir şekilde öğretici oldu ve başarısız olmama rağmen güzel fotoğraflar çıktı meydana ve rahatladım, yani bir makine edinsem o zaman bişeyler çekebilirim. Gerçi hiç bir zaman abim gibi olamam bu konuda ama bişeyler yaptığını görmek güzel birşey insanın kendisinin ve zaten benim tek amacım (bütün insanoğlunun olması gerektiği gibi) bi işe yaramak, insanlara anlatacak birşeylerimin olması ne kadar mükemmel olmasa da yaptıklarımın. Geçen hafta Six Feet Under denen dizide bu ibne eleman ibneler korosunda şarkı söylüyordu ve ona ait bir solo vardı. Kendini çok fazla mükemmel olmak için kastığından dolayı çok abartı ve kötü bir ses çıkıyordu adamdan. Bir ibne arkadaşı ona mükemmel olmak için kasmamasını söyledi ve konserde çok daha başarılıydı... Yani buradan çıkaracağımız sonuç mükemmel olmaya çalışmak yerine bişeyler yapmak her zaman daha tatmin edici sonuçlar çıkartıyor. Ayrıca bir klavye almak istiyorum, bilgisayara bağlanan cinsinden, Garage Band’de müzikler yapmak istiyorum, bilgisayarı aldığım ilk günler de zaten Gülşah’ın verdiği bir görevdi bu, artık görevi yerine getirmenin zamanı geldi, şimdi sadece parasal şeyler çözüm bekliyor. Tamam, hemen yanlış anlayıp kızmayın, sonuçta Gülşah ne yapabileceğimi bilen ve ona göre beni çok iyi yönlendirebilen bir insandı, yani sonuçta onun verdiği görevlerin yerine getirilmesi onun için yapılan şeyler olarak görülmemekte benim tarafımdan, sadece kendim için yerine getirilmesi gereken şeyler olarak görülmekte efenim :p Nota okumayı öğrenmem gerekiyor aslında onu almadan önce oturup geceleri nota okumaya çalışsam hiç fena olmayacak çünkü bir müziği oturup çalmam için nota okumayı hızlı bir şekilde yapmam lazım yoksa Ankara’da örneğini yaşadığım gibi sadece ilk satırın notalarına basmak için bile 1saat harcarım ve yine böyle birşey beni her şekilde beni müzikten soğutur...

Pedro the Lion - Almost There

        Almost There denen bu şarkıyı ne zaman dinlesem ağlayasım gelir, hem de hışkıra hışkıra, adam şarkının arasında bir çığlık atıyor, daha doğrusu hani hüngür hüngür ağlarken “çekil git başımdan” diye bağırmakla çığlık arasında bir ses vardır ya o şekilde bir ses çıkıyor ve o sırada ben de hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum, ama ağlayamıyorum!... Eve gidince yalnızken, evde Berkem filan yokken müzik setinin sesini sonuna kadar açıp saatlerce bu şarkıyı dinleyip hüngür hüngür ağlamak istiyorum. E tabii ki Berkem yokken olmalı çünkü ilk başta “manyak mısın olem sürekli aynı şarkıyı dinliyorsun” dicek sonra da “neyin var olem” diye panikliycek adam. Yani evet yalnızken yapmam lazım. Gerçi ağlıycam diyorum ama derdim de yok ki! yani vardır diye ağlayacağım ama kıvılcım ne olacak onu bilmiyorum...

        Üçüncü dinleyim şarkıyı ve delicesine sigara içmek istiyorum, şöle pöfür pöfür. Ne kadar süre daha mola vermeyecek bilmiyorum. Bu şarkıyı dinliyorum şimdiden üst üste ve dinledikçe daha çok sigara içesim geliyo yani resmen kendime işkence yapıyorum.

        Bu arada bu sitedeki yazıları okuyanların işi zor olacak bu sefer. Hırvatistan gezisi, İstanbul - İzmir yolculuğu filan derken manyak gibi yazmışım ve okuyanın “vay! haline” diyorum başka da bişey demiyorum. Ama cidden eğer okunabiliyorsa başından sonuna o zaman kendimi de okuyan kadar tebrik etmek istiyorum çünkü hakikaten profesyonelce yazılmamış şeylerin ne kadar zor okunduğunu bizzat ben bilirim, hatta profesyonel şekline bürünerek, ödül bile alarak yazılan kitapların nasıl zor okunduğunu da çok iyi biliyorum...

        Hırvatistan gezisiyle alakalı olarak bir özür de bulunmak istiyorum, aklımda bir sürü isim vardı, bişey almak istediğim ama kimseye bişey alamadım çünkü hakikaten özelliksiz bir kentti. Sadece iki kişiye bişeyler aldım. Sizi düşünmedim sanmayın, pek bi param yoktu ama çam sakızı çoban armağanı şeklinde bir sürü şey almak istedim ama alınacak bişey bulamadım, özür dilerim...

Goran Bregoviç - In The Death Car

        Arkadaşlık, şeytanlığa; şeytanlık, aşka; aşk, sevgiye dönüştü. Sevgi Ayrılık oldu bir an, ayrılık ise, baştakinden büyük bir aşk oldu zamanla. Sonra güzellik ve mutluluk takip etti onu ama bir süre sonra sorumluluk ve kadercilik onların yerini aldı, ardından egemenlik geldi. Egemenlik savaşı, intihara yol açtı ama sonra özleme dönüştü ve kısa bir sürede sevgisizliğe büründü. Sevgisizlik, kendine yol aramak yerine yok olmayı tercih etti, oysa ki gelecek vardı ki bu olabilecek en güzel aşka ve ardından ölümsüzlüğe dönüşecekti ama yalnızlığa dönüştü... Yalnızlık kendini güçlendirdi ve sınıf atladı, özgüven oldu, başarıya yol açtı... Şimdi bana düşen o yolu görmek, ondan gözümü ayırmamak olmalı, çünkü o yolda daha çok his ve olay var, yaşanması gereken...

        Arkadaşlarımı özledim, internette bile olsa sohbetleri, evimi, yatağımı. Bir an önce yüzümü yastığıma sürerek gerinmek istiyorum.

        Bu arada gider gitmez kartvizit bastırıcam. Dediğim gibi yolculuk başladı artık ve yolda insanlarla tanışırsam onlara bilgilerimi bırakmak istiyorum, özellikle bu sayfanın adresini....

        Neyse artık ben biraz kapatıyım şu bilgisayarı da uyumaya çalışıyım... İyi geceler hepinize

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

Buraya gelmek

        Aslında buraya gelmem bir yerde hiç iyi bişey olmadı galiba. Çoklu nasyonel bir ortamdayım, amerikalısından tut japonuna kadar her nasyonaliteden insan var, sokaklar temiz kafeler avrupai ama herşey bişeylere benziyor, son nokta diyorsun kendince. Burada da, buradaki diğer ülkelerin insanlarında da depresyon ve ne yapacağını bilmezlik, hayatı nasıl güzelleştirelim diye kasmalar, hepsi var. Yani sadece bizim gibi bunu konu etmeselerde, alışmış görünselerde hayatın verdiği sıkıntı her ülke vatandaşı için aynı, sadece sıkılmış olan biz türkler değiliz ırk olarak, sıkılmış olan insanoğlu, ne yapacağını şaşmış. Farkettim ki resmen farklı birşeyler bulmak için kasıyoruz, yemekleri türklerden sadece restauranttan restauranta değiştiği kadar değişmiş, satılan şeyler aynı sadece farklı şekillerde. daha iyi veya kötü aslında özünde herşey aynı. Buraya gelmem belki de kötü oldu diyorum çünkü hiç yazın dolaşasım kalmadı, gidesim kalmadı, evime döniyim bi işe yarıyım az da olsa bişeyler yapıyım diye saat saymaya başladım resmen.

        Belki de sorun bendedir! Artık hiç bir şey zevk vermiyordur bana bilemiyorum. Yani her yer mi aynı yoksa, her yer yalnızken mi (onsuzken) aynı, onu kestiremiyorum. Biliyorum gitmem gerekiyor yine de heryere, kendimi tek başıma da olsam iyi hissedeceğim bir yer bulmalı, evime geri dönmeli ve bir daha “o“ yere gideceğim günün hayalini kurmalıyım ki hayat geçsin... Ya bulamazsam! Ya hep Blonay ve Sion o hayalimi kurduğum yer olursa, hiç bişeye sahip olmayan o yerlere geri dönmek istersem. Bunun nesi kötü diyorsunuz biliyorum ama oraları benim için ”o“ yer olmasını sağlayan şeyi en azından siz de benim kadar biliyorsunuz, yani o bir yerin değil bir geçmişin hayali, yani yeniden gidebileceğim bir yer değil oralar.

        Hayatımı hayat yapan bir insan olduğunu anlıyorum her gün. Uzaklaşmam gerekirkeni her gün bir adım daha yaklaşıyorum bu düşünceye, geçmişim her gün biraz daha rahatsız ediyor beni. Umarım geri döndüğümde ya da babamlarla Meksika’ya gittiğimde bişeyler farklı gelir, ya da bişeyler değişir içimde, yoksa bu sadece bağımlılık haline gelecek ve hayatım boyunca bu histen, o gölgeden kurtaramıycam kendimi. Keşke zamanında görevlerimi yapmış olsaydım, o zaman hiç birşeyden kurtulma çabası içinde olmazdım, o zaman sımsıkı sarardım...

Evlilik

        Bugün bir sürü ülkeden, bir sürü insan aynı anda aynı masada oturuyorduk, hırvat, amerikalı, sırp, kolombiyalı, boşnak, türk... Bir Amerikalı ile Hırvat kızın evlenmesi için aynı masadaydık, herkesin buluştuğu dil ingilizceydi, çoğu fransızca’da biliyordu... Karşımızda abim yaşlarında yani benden 2-3 yaş büyük bir çift oturyordu, evlilerdi ve bir çocukları vardı, yanımızda yine abimin yaşlarında bir çift vardı ve onların yanında da, ayrıca evlenenler de o yaştaydı. Hepsinin karısıyla veya müstakbel karısıyla en azından 3-4 senelik bir ilişkisi vardı. Bir ara yüzüklere baktılar, ya beyaz altındı ya da gümüştü bilemiyorum ama benim parmağımda ki gibiydi ve ister istemez kendi durumun gözümün önünden geçti. Bundan sonra çok zor artık dedim kendi kendime ve geçmişimle ilgili pişmanlılar duymaya başladım yine. Yani hayatımda ki en güzel fırsatı kaçırmıştım, hem de onlarla karşılaştırırsak daha özel bir fırsatı, ne evlenenler birbirlerine, ne de evliler birbirlerine o kadar tanıdık bakıyordu, benim o “geçmiş” ilişkimin daha sıcak ve daha tanıdık bakışlara sahip olduğunu farkettim ve neyi kaçırdığımı, neyi sonsuza dek kaybettiğimi yine farkettim. Biliyorum kendimi suçlamamalıyım ama suçluyorum, çünkü bana ve benim geçmişime dair çok fazla “şunu yapmış olsaydım...” veya “şu olsaydı...” ile başlayan cümle var. Mesela eğer Anadolu üniversitesinden mezun olmuş olsaydım o zaman şimdi belki evlenmiş bile olurduk! Nasıl bilmiyorum ama o zaman bir çaresini bulabilirdim, ne biliyim belki Eskişehir’de iş buşurdum kendime, sonuçta inşaat mühendisliği en ücra köşede bilr geçerliliği olan bir meslekti.

        Bazen kendime daha iyi oldu diyorum, yani ne biliyim buraya gelmem bile sorun olurdu veya onun okumak için bir yere gitmesi yine benim için problem olurdu. Mesela ben buraya gelirken kesinlikle “bensiz gitmeni istemiyorum“ derdi, ama kendi gidiyo olsa ”beni kısıtlama, bu benim hayatım“ derdi. Şimdi ise özgürlüğüm kendi elimde istediğim yere gidiyorum veya ona gittiği için kızmayıp, onu merak ederek zamanımın hepsini geçirmiyorum (tabii ki merak ediyorum). Ama herşey bir kenara, geri döndüğümde o kadar hissedicem ki onun yokluğunu! Yani buraya yazdığım şeyler veya anlattığım şeyler haricinde şeyleri kimse sormayacak, oysa ki o olsaydı en detaylı şekilde öğrenmek isterdi, yaşadıklarımla ilgilenirdi, onu küstürerek gitmiş olsam bile geri döndüğümde sarılarak karşılardı beni. Gerçi bazı kişilerin hakkını yememek lazım, ben izin verdiğim de bunu yapacak insanlar var, bir ya da iki kişi bile olsa varlar. Ama işte onu özel kılan buydu, benim onu merak ettiğim kadar beni merak etmesi ve benim anlattıklarımı dinlediği zaman gözünün önünde canlandırdığı şeyin ben olması, yani beni gerçekten o kadar iyi tanıması...

        Her neyse Özgür; kendine artık tek söylemen gereken -ki sürekli söylüyorum- ”geçti Bolu’nun pazarı sür eşşeğini Niğde’ye“ olması gerekiyor. Geçmiş olsun, bundan sonrası için bari o kadar olmayacağını bilesen de iyi bir şeyler yap, artı pişmanlık duyacağın şeyleri yapma göz göre göre...

        ”Sen elinden geleni yap, bırak tek derdin şanssızlık olsun.”

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Hırvatistan

         Bir teklifte bulundu kalkmadan bir yarım saat önce, Hırvatistan’a gidelim diye, ben de zaten açığım böyle tekliflere, beni tanıyan bilir. Şöyle bir on saniye kadar durdum düşündüm, okulda önemli bişey var mıydı? diye, ya da ingilizce dersinden kalır mıyım diye ve “olur” dedim. Tamam o zaman “çarşamba veya perşembe yola çıkıcam ben“ dedi, ”sende hallet işlerini zaten vize de istemiyorlar, beraber gider hafta sonu için kalır sonra döneriz pazar akşamı gibi.“ dedi ve biraz daha muhabbet edip evlere dağıldık. Neden bilmiyorum ama kimseye söylemek istemedim. Eve geldim sonra Didem’le internette konuştum, sanat tarihi notlarını sordum, ekstra bişey var mı diye, o da Melis’ten alabileceğimi söyledi. Ben de onu aradım, evinin oraya gittim onu aldım, bize geldik ben printer ile fotokopisini çektim, o biraz oturdu internete girdi, sonra onu geri evine bıraktım, Israr ettim kalsın biraz oturalım kahve içelim diye ama oturmadı, çizim ödevlerini yetiştirmesi gerekiyormuş. Pek fazla diyaloğa girememiştik o güne kadar, gideceğimden bahsetmek istedim ama işte söylediğim gibi diyalog eksiğimiz vardı, sadece gösteriş yapmak istiyormuşum gibi olabilirdi. Ertesi gün Sanat tarihi sınavım vardı, soruları bilyodum en azından tahmin ediyordum, kopyalarımı hazırladım (normalde kopya insanı değilimdir ama sanat tarihinde bu dönem pek bi şansımız olmadı.) Ertesi güne hazırlandıktan sonra uzandım yatağıma...

        Pazartesi babam aradı beni ve biletlerin hazır olduğunu söyledi perşembe sabahı çıkıyormuşuz yola. Hafif gizli konuştum telefonda, yanımda insanlar vardı, onların merak etmesini istemedim, telefonu kapattım yavaşça yanımdakilerin yüzlerine baktım, sadece kolaçan etmek için, sonra muhabbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Sanat tarihi sınavından yeni çıkmıştık, güzel geçmişti hazırlandığım soruları sırasıyla cevaplandırdım, teknoloji ve küçük fontlar sağolsunlar. Sınav ile ilgili filan konuşuluyordu masada ama benim aklımda gezi planları vardı, ne zaman çıksam evden, Berkem’e sölemek istemedim, işin gizemli bir kısmı olsun mu istedim, bu yazıyı sayfaya koyana kadar kimse bilmesin mi istedim, yoksa açıklama yapmak zoruma gittiği için mi söylemedim ona emin olamıyorum ama sölemek istemedim işte gizli kalsın istedim ve kafamda bir sürü plan yaptım kendimce. Sonra eve geldik berabercene Meriç, Nehir, Mesut, Efe de geldi bizimle ve kafamı kazıdılar, eğlendiler bende rahatladım kendimce, sonrası yine işkenceydi çünkü ne elektrikler vardı ne de sıcak su... Akşam gezi olayı aklıma yine geldi çamaşırları yıkamam gerektiğini hatırladım, bir çift çorabım bile kalmamıştı sonuçta... Aklımda bunlar varken bir alışkanlık şeklinde bilgisayarımı açtım, online kim ona baktım, Melis online dı ve konuşmak istiyordum onunla, sürekli öyle bir isteğim var zaten, bi türlü konuşmayı, diyaloğa girmeyi beceremedim, enteresan bir insan. Bu sefer biraz olsun konuşabildik, sonra Forum’a yazı yazıyım derken zaten saat 9 oldu ve birden aydım durumu ve koşturarak çamaşırları koydum makinaya... Sonra saat 10gibi uyumuşum zaten ve saat gecenin 3ünde uyandım, makinanın işi bitmişti, çamaşırları astım. Yeni yıkanmış çamaşır kokusu gibi yoktur ama biraz burnum tıkalıydı... Sonra uyumak istemedim, sürekli saat 4gibi kalksam hatta ne güzel olur diye düşündüm. Çünkü benim en verimsiz zamanlarım akşam saat 8sonrası ve sadece sıkılıyorum, oysa ki güneş doğarken uyanık olmak insana güzel bir duygu veriyor ve güne o güzel duyguyla başlamış oluyorsun. Sürekli bu saatte kalksam aslında bir fırın keşfeder, her sabah saat 6buçukta filan gider ekmeğimi alırım, tabi ilk önce bir fırın bulmam lazım.

        Sonra uyudum saat sabahın dokuzuydu galiba! manyak mıyım neyim, akşam saat 10da uyu sonra gece 3 te kalk, otur 6saat sonra sabahın 9unda yine uyu. E! Tabi ondan sonra öğlen saat 2de uyanırsın, İtalyanca’ya gidemez, stüdyoya geç kalırsın. Uyandığımda bir proje fikri ile uyanmıştım! Garip ama sanki rüyamda gördüm. Gittim okula bi çizim yaptım, Andrew beğendi, fena değil filan dedi! işçilik de batırmam inşallah. Dışarıda biraz vakit geçirdim dersten çıktıktan sonra, ardından eve geldim, dünden ve sabahtan astığım çamaşırları ütüledim, tabii ki ondan önce Didem’le internette muhabbet ettik biraz. Çarşamba’ya bütün işler birikti, cumartesi de quiz varmış! yarın Aysim hoca ile de görüşmem gerekecek. Ütüden geri kalan zamanı forumla ve messenger ile geçirdim. Ve sonunda yarın gidiyorum, düşünecek yazı yazacak bol bol zamanım olacak ne küsel

        Çarşamba günü çok yoğun bir gün oldu, sürekli bi yerlere gittim, kırtasiye alışverişi yaptım, okula gittim geri geldim, fimodan prototip yaptım filan yoğundu işte. Eve geldim, eşyalarımı hazırladım sakince ve her gün yaptığım gibi yatağıma yattım aldım bilgisayarımı kucağıma sanki hiç bi yere gitmiyormuşum gibi rutinlerimi yerine getirdim. O sırada Berkem’ e söyleyiverdim birden sonra da, blog’a yazdım gidişimi... Dışarıda masada oturmuş iki ayrı bilgisayarda alakasız bi şekilde takılıyorduk. Adam dalga geçiyorum zannetti zaten ilk başta sonra gerçek olduğunu farketti. Evden çıkarken de küfretmeye başladı.

        Yol garip başladı. Saat 23:50’de Balçova’da Pamukkale yazıhanesinin önünden servis kalkacaktı ben bi 5-10 dakika erken gittim, servisi beklerken bir tane körler için çubuktan taşıyan bir adam yolun ortasına oturdu, çubuktan kör olduğu anlaşılıyordu yani ama emin olamadım bi türlü; oradaki insanlar adamı zar zor kaldırdılar, sonra adam bizim beklediğimiz yere kadar gitti ve yine yolun ortasında ayakta dikilmeye başladı, işin garibi hiç bir arabada durmadı, hepsi bir şekilde geçecek bir yer buldu ve geçti. Yine oradaki insanlar adamı zorla kaldırıma çıkardılar, adam başladı titremeye sonra kaldırıma öylecene yatıverdi, daha sonra kalkıp kafasına vurmaya başladı sürekli, kimse ne bir ambulans çağırdı ne bir polis, kendileri üstesinden gelmek istedi anlaşılan. Ben içimden servisin bir an önce gelmesi için dua ettim resmen, orada olan delirmelere ve intihar girişimlerine tanık olmak istemedim ve yapabilecek birşeyimin olmaması beni çok huzursuz etti. Ardından servis geldi zaten, serviste bir kadın, kucağında bir kedi, kutusunda, sürekli ”yauuw” diyip durdu. E! normal hayvan alışkın değil yolculuklara demek ki ve sinir stres olmuş durumda. Bana garip gelen kadının kendini sürekli rezil rüsva hissetmesi, sürekli kediyi susturmak için kediyle konuşma çabaları! Sonuçta kedi susmayacak bunu ben bile farketmiş durumdayım ama kadın hiç vazgeçmedi çabalamaktan ve o utangaç gözlerle etrafa bakmaktan. Kediyse yol boyunca kadın ne yaparsa yapsın susmadı. Ve garaja geldiğimizde davullar zurnalarla karşıladılar bizi!!! Asker uğurluyorlardı yine. Her zaman garip gelmiştir zaten bu askere davullu zurnalı gönderme işi. 100lerce insan hepsi sarhoş, bağırıp duruyorlardı, 5yolcu 250insan uğurluyor, otobüsün etrafı tıklım tıklımdı, ulaşmak baya bi uzun sürdü, çok da çabalamadım gerçi... Yarım saat boyunca aynen devam ettiler sonra otobüs kalktı ardından bi beş dakika daha otobüsün yolunu kestiler ve orada bağırmaya devam ettiler. Ben zannettim ki buraya kadarmış! sabaha kadar buradayız anlaşılan! 100metrede bir beş dakika mola vericez galiba. Neyse şöför biraz edepsiz çıktı otobüsü kalabalığın içine sürdü bir süre sonra... Helal olsun dedim ben de haliyle... Sonunda yola çıkmıştık, otobüs az tekme yumruk yemedi gerçi...

        Yola çıkar çıkmaz aklıma bir sürü fikir gelmeye başladı, zangır zungur gitmesine rağmen aldım elime sketch book u ve kalemi bişeyler çizmeye çalışıyım dedim ve işin enteresanı uzun zamandır çizmediğim kadar iyi sketchler çıktı, garip bir şekilde kendimi geliştirmişim anlaşılan. Perspektif teknikleri işe yarıyor Bunu farkedince gaza geldim saçma da olsa aklıma ne gelirse çizdim ve farkettim ki çizime başlama amacıma ulaşmışım, aklımdan geçen binbir türlü şeyi kalem kağıda dökmek ve ben bunu otobüste bile gerçekleştirmiştim...

        Çizimlerim filan bitince koydum kafayı başladım uyumaya, sadece iki üç kere uyandım yanlış hatırlamıyorsam, yandaki çoçuğun üstüne devrilmiş olabilirim, çünkü bir keresinde onun tarafından uyandırıldım galiba... Neyse hızlı bir şekilde bitti yolculuğum ve ardından aldım bavulumu yavaş yavaş geldim eve kadar. Şimdi kimseye seslenmeden daha oturup bu yazıları yazıyorum, içeriden sesler geliyor, uyanıklar belli ki ama ben yazı yazmak istedim haliyle ve ses etmedim, onlar çıkacağı zaman açarlar kapıyı, zaten bugünlerde şaşırtma olaylarını pek bi sever oldum.

        Bir kahvaltı yaptık, sonra yavaştan havalimanına ve oradan uçağa! Eskisinden daha da panik oldum, 50dakikalık uçuş bile cehennem gibi geldi, istanbul’a indiğimizde, hatta uçağın lastikleri yere dendiğinde rahatladım, yeniden hayata döndüm. Bir de ardından halledilmesi gereken bir sigara krizi vardı! Biraz zor da olsa babamların yanından ayrıldım bir kafeye oturdum, bir sigara yaktım ve yeniden döndüğümü hissettim dünyaya Bora gecikti onu bekledim sonra saat 14:00da Zegreb uçağındaydık. Yine panik, yine dünyadan kopuk bişekilde. Bizimle beraber, İran’lı sporcu grubu vardı, bi tanesi de bizim sırada oturuyordu. Bora uzun uzun muhabbet etti çocukla, biraz türkçesi vardı. Bu sefer iniş daha zor oldu, zangır zangır titredi alet, ben de haliyle öldüm öldüm dirildim! Uçaktan korkmamayı başaramıyorum nedense! Yine lastiklerin yere inmesiyle kendime geldim, hayata döndüm, bir saat elli dakikadan sonra.

        Havalimanı biraz küçük geldi bize, yani sanki çok küçük bir şehire gelmişiz gibiydi, Bodrum havalimanından pek de büyük değildi. İndik ve hemen pasaport çıkıştaydık, orada sorun çıkardılar bize, hani vizesiz alıyorlardı ya Türkleri, biraz hikaye oldu, saç kesimimizden midir nedendir bilmiyorum ama girişteki adam fazlasıyla uyuz bir adamdı, bişeyler söylüyor mırıl mırıl, sonra “ok” diyor ama pasaportu geri vermiyordu, tam bir başbelasıydı ve manyak!... Bi şekilde geçtik, bavullarımızı aldık ve gidecek şekil bakmaya başladık. Hosteslerden birisi, bize yardım edeceğini söyledi ama pek bi yardımını beklemeden (gerçi bekledik de biraz sakin yapılı bir insandı) onlardan ayrılıp bir taksiye atladık, olmayan Hırvatçamızla.

        Otel güzel bir oteldi “Palace Otel“ Eski bir binası var, içide eski bir iç mimariye sahip. Otele gelir gelmez 10 dakika soluklandık ve hemen yemek yiyecek bir yerler bakmaya çıktık. Babamlar deneyimli tabii, hemen ilk işleri bir turist information bulmaları oldu. Turistler için olan bedava bir harita ve üzerinde neler yapılacağının bilgisini içeren işaretler. Orada ki adam bir sokak söyledi yemek mekanlarını olacağı ve özellikle Galeri restaurant diye bir yer önerdi, biz de direkt oraya gittik. Boş bir mekandı ama yemekleri gerçekten harikaydı, neredeyse herşeyden istedik ve tıkabasa yedik, hatta kalanı da paket yaptık ve otele getirdik. Ve oradan hafif dolaşarak geri otele geldik saat 19:00 civarıydı, bir saate yakın oturmuşuzdur ama ondan sonrası kopuk, uyandığımızda saat sabahın 8:00iydi.

-----------------------------------

        Bugün Cumartesi, bunları yazarken veya okurken acayip sıkılıyorum. Ne yazasımvar ne anlatasım, ama kısa bir özet geçiyim istedim...

-----------------------------------

        Cuma günü kahvaltıda abimin arkadaşlarıyla karşılaştık, Boşnak bir çocukla, Sırp eşi ve ikisinin kızı, bir kaç kişi daha vardı ama onlarla ne kadar alakalıydı Bora onu kestiremedim. Kahvaltının sonlarına doğru gelin ve damat da ortaya çıktılar. Hep beraber bir kafeye gittik, şarap içtik sonra biraz dolaştık resim çektik geri otele döndük. Saat 7 gibi otelden çıktık, bütün damat ve gelin ekürisiyle yemeğe gittik. Türkiye’de ki mangal lokantalarının biraz lüksüydü. Tıka basa yemek yedik, içkimizi içtik, ortak dil ingilizce olmak üzere muhabbet ettik ve geri otele döndük. Otelde birisinin odasında (kral dairesi şeklinde) muhabbet devam etti 1-2saat kadar. Onların odası biraz ev gibiydi, hatta salon kısmında piano bile vardı, bizim 5 oda yanımız. Muhabbet sonu biz odamıza çekildik abimle ve ben zaten biraz yazı yazdım ve sızdım.

        Ertesi gün yani cumartesi günü saat 9:30 gibi uyandık, babam uyandırdı, abime bişey verdi. Ardından bi koşu aşşağıya kahvaltıya indik, benim amacım daha çok kahveydi tabi. Ve saat 12 civarı düğünün yapılacağı mekandaydık. Açık alan tahminen bir müzenin bahçesiydi. Düğün için yeniden düzenlenmişti. Uzun bir süre kokteyl havasında millet ayakta takıldı sonra masalara oturdular. Bana yer kalmadı gibi bişey oldu ve nedense sevindim çünkü kaçasım vardı. Biraz fotoğraf çektim ardından, fotoğraf makinesinin hafızasını aktarıp bilgisayara geliyim şeklinde otele geri döndüm. Biraz oyalandım gelirken ve odada sonra farkettim ki fazla oyalanmışım abim geldi neree kaldın diyerekten. Beraber geri döndük düğün alanına. Bişeyler atıştırdım, yine bişeyler içtim alkol olarak, zaten bi sene boyunca içtiğimden fazla alkol aldım geldiğimden beri. Düğünün bitmesine yakın da Bora ile beraber insanlara bir iki armağan alalım diyerekten dolaşmaya çıktık ama cumartesi günleri saat 15:00 itibari ile her yer kapanıyormuş bizde açık bulduğumuz iki dükkandan sabun filan aldık, başka da pek bi şansımız olmadı. Sonra da biraz dolaşıp bir iki kahve içip çiçek meydanında bir kafede oturup, otele geri döndük. Hala odada bilgisayarla bişeyler yapmaktayım, hiç canım çıkmak filan istemiyor. Hatta biran önce yarın olsa da gitsek diyorum içimden.

        Yarın tahminen saat 16:00 civarı uçağa binmiş olucaz. Türkiye saatiyle de saat 19:00 da İstanbul’da olucaz, Uçakla bodrum’a gitmek yerine ben otobüsle İzmir’e geçmek istiyorum. ...... Bu kadar işte..... Gittim geldim.....

teşekkür ederim

        bu sayfa 2 ay içinde 1,000 kez okunmuş ya da okunmamıl ama açılmış! teşekkür ederim, insan virgülü görünce anlıyor yalnız olmadığını...

        “Ben sizinle varoldum, çok teşekkür ederim“ çok feciiii!!! Berkem’in yorumunu tahmine edebiliyorum ”özgür, bi önünden ye“ anlamını bilmiyorum ama

        Ama hakikaten bugün mail gelince ”your page view has reached 1,000“ diye içim bi garip oldu resmen mutlu oldum

Gizli Özne

Sürekli dönüp dönüp onun yazdıklarını okuyorum. Facebook'ta onun resimlerine bakıp duruyorum, beraber yazışmalarımızı yeniden yeniden...